
Merhaba sevgili okurum Bugün son zamanlarda hayatımızın her alanında ilişkiler içerisinde kendini gösteren narsizim ile ilgili konuşmak istiyorum Bazı ilişkiler vardır; insan kendini bulmak için girer, zamanla kendini kaybettiğini fark eder. Narsistik özelliklerin yoğun olduğu ilişkilerde kişi, karşısındakinin sevgisini kazanmak için sürekli kendini açıklamaya, kanıtlamaya ve değiştirmeye başlayabilir. Başlangıçta yoğun ilgi vardır. Övgüler, büyük sözler, özel hissettiren davranışlar… Ardından yavaş yavaş eleştiri, değersizleştirme, suçlama ve geri çekilme gelir. Kişi ne olduğunu anlamaya çalışırken kendisini sürekli sorgularken bulur. Asıl yorucu olan tartışmalar değil, insanın kendi gerçekliğinden şüphe etmeye başlamasıdır. Narsistik döngü çoğu zaman aynı yerde dolaşır: yaklaştır, yücelt, değersizleştir, uzaklaştır, sonra yeniden yaklaştır. Bu döngüyü kırmanın ilk adımı, karşındaki kişiyi değiştirmeye çalışmak değil; kendi sınırlarını yeniden hatırlamaktır. Çünkü bazı ilişkilerde sevgi, iyileştirmek için değil; insanın kendisini ne kadar kolay terk edebildiğini göstermek için bir sınava dönüşür. Ve bazen en büyük özgürlük, karşındakini anlamaktan vazgeçip kendini yeniden anlamaya başlamaktır. Narsistin aynasında kendini arama. Kendi aynana dön. Orada hâlâ sen varsın.
Birini hayatından çıkarmakla parmağının ucundaki o tek bir dokunuşla ekrandan silmek aynı şey değildir; ama artık birbirine karıştı.
Sosyal medyada birini engellemek, günümüz dünyasının en sessiz, en çaresiz ve belki de en gürültülü çığlığı.
Peki, insan bir zamanlar her anını paylaştığı, fotoğrafına bakarken tebessüm ettiği, mesaj kutusunda adını gördüğünde kalbinin teklediği birini neden tek bir butonla yok eder?
İçimizdeki o ilkel mekanizma, dijital dünyanın hızıyla baş edemediği için.
Eski zamanlarda bir ayrılık yaşandığında, gidenin izi zamanla silinirdi. Mektuplar sararır, fotoğraflar bir kutunun dibinde unutulur, ortak tanıdıklardan haber alma ihtimali haftalar sürerdi. Zihin, yokluğa yavaş yavaş, sindire sindire alışmaktaydı.
Oysa bugün, biten bir ilişkinin ardından dijital bir işkence başlar. Karşı tarafın nerede olduğu, kiminle olduğu, ne yediği, kime gülümsediği tek bir kaydırma hareketinin ucundadır. Zihin "bitti" dese de göz "bak" der. İşte engellemek, çoğu zaman bir öfke patlaması değil, bir öz savunma refleksidir. Kendi merakımızın, kendi iradesizliğimizin önüne çektiğimiz dijital bir settir.
İnsan, her gördüğünde yeniden kanayan bir yaraya sürekli bakmaya dayanamaz. O butona basmak, "Seni görmek istemiyorum" demekten ziyade, "Seni gördükçe kendime verdiğim zarara artık dur demek zorundayım" demektir.
Bir de madalyonun diğer yüzü var: Görünmez bir duvar örme arzusu.
Engellemek, bazen son sözü söyleyememiş olmanın verdiği bir hınçtır. Bir tür dijital cezalandırma. Karşı tarafa "Sen artık benim dünyama erişemezsin, benim hayatıma tanık olma hakkını kaybettin" deme şeklidir. Sessiz bir kapı çarpmasıdır. Fakatsız, amasız, cevapsız bir son nokta koyma çabasıdır.
Ama kabul edelim, o engeli koyduktan sonra bile içsel bir huzur hemen gelmez. Çünkü teknolojinin sildiği şeyi, hafıza öyle kolayca silmez. Ekrandaki o "Kullanıcı Bulunamadı" yazısı, aslında zihnimizdeki devasa bir boşluğun dijital izdüşümüdür. Karşı tarafı engelleriz ama içimizdeki merakı, kırgınlığı, söylenmemiş sözleri engelleyemeyiz.
Sosyal medyadaki engel, aslında fiziksel bir mesafeden çok, zihinsel bir sığınak arayışıdır. İnsan, ne zaman o ekrana bakıp kendi canını yakmaktan vazgeçerse, işte o zaman gerçekten iyileşmeye başlar.
Belki de asıl özgürlük, o insanı sosyal medyada engellemekte değil; profilini açık görsen bile artık o arama çubuğuna adını yazmama olgunluğuna erişebilmektedir. Çünkü gerçek engel ekrana değil, zihne koyulabildiğinde anlam kazanır.

