
EKONOMİNİN ASIL BİLANÇOSU İNSAN
Bir işletme neden batar?
Bazen ulusal ve uluslararası ekonomik konjonktürden…
Bazen yüksek faizden…
Bazen ağır borç yükünden…
Bazen yanlış yatırımdan ya da yatırım öncesinde yeterli ve rasyonel fizibilite yapılmamasından…
Bazen yatırım sırasında öz sermaye ile dış kaynak kullanımının dengesizliğinden…
Bazen hatalı satış stratejileri nedeniyle tahsil edilemeyen alacaklardan…
Ve tabii ki bütün bunlarla birlikte, ilave birçok soruna yol açan yönetim hatalarından…
Ama bazen de gözden kaçırdığımız başka bir nedenle:
Çalışan insanını kaybetmesinden…
Yani çalışan sirkülasyonunun yüksek olmasından; yetişmiş insan gücünün, know-how’ın ve kurumsal hafızanın kaybedilmesinden…
Ekonomiyi konuşurken çoğu zaman enflasyonu, faizi, döviz kurunu ve büyüme rakamlarını konuşuyoruz. Oysa ekonominin gerçek hayatla buluştuğu yer; fabrikalar, atölyeler, dükkânlar ve o kapıların arkasında çalışan insanlardır.
Gece geç saatlere kadar hesabını yapan esnafı düşünün.
Çalışanının maaşını nasıl ödeyeceğini düşünen işvereni…
Alacağını tahsil edemediği için kendi borcunu ödeyemeyen sanayiciyi…
Ve ay sonunda eline geçen ücretle temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan çalışanı…
Ya da çalıştığı halde aylarca ücretini alamayan emekçiyi…
Üstelik bugün mesele yalnızca “Maaş yetiyor mu?” sorusu da değil.
Açlık ve yoksulluk sınırlarının altında kalan ücretlerle geçinmeye çalışan, hatta kazandığı ücreti bile aylarca alamayan emekçiler var. Ev kirasını, faturalarını, mutfak masrafını, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak için çalışan ama emeğinin karşılığını zamanında alamayan insanlar…
Bir tarafta işletmesini ayakta tutmaya çalışan işveren, diğer tarafta emeğinin karşılığını bekleyen çalışan…
Yani aynı ekonomik tablonun iki farklı yüzü…
Elbette ekonomik sıkıntılar işletmeleri zorlayabilir. Ancak çalışanına ücretini zamanında ödeyemeyen bir işletmenin yükü artık yalnızca bilançosunda kalmaz; bir ailenin sofrasına, kirasına ve en önemlisi çocuklarının geleceğine taşınır.
Çalışanını yalnızca bir maliyet kalemi olarak gören, “doğru işe doğru insan” eşleşmesini sağlayamayan işletme de aslında kendi geleceğini küçültür. Sonrasında ya bir süre daha ayakta kalma mücadelesi verir ya da zaman içinde rekabet gücünü kaybeder.
Çünkü çalışan kendisini değersiz hissettiği yerde aidiyet zayıflar, verimlilik düşer ve görünmeyen kayıplar oluşur. Yetişmiş insan gücü kaybedildikçe işletme, sadece bir çalışanını değil; tecrübeyi, bilgiyi, know-how’ı ve kurumsal hafızayı da kaybeder.
Bu nedenle çalışanına değer veren, emeğin karşılığını zamanında ödeyen ve insan kaynağını koruyan işletmelerin ekonomik dayanıklılığı da güçlenir.
Çünkü şirketlerin bilançosunda görünmeyen, ancak şirketin geleceğini doğrudan etkileyen çok önemli bir değer vardır:
İnsan sermayesi…
Diğer taraftan bir işletme kapandığında sadece tabela inmez.
Çalışanın geliri kesilir.
Ailenin bütçesi sarsılır.
Tedarikçinin alacağı riske girer.
Başka işletmelerin nakit akışı bozulur.
Ve ekonomik zincirin halkaları, domino taşları gibi peş peşe kırılır.
İşte bu yüzden ekonomiyi yalnızca rakamlarla okumak yetmez.
Tüzel kişiliklerin arkasında gerçek kişiler vardır.
Şirketin borcu vardır ama o borcun arkasında insanların sorumlulukları da vardır.
Şirketin çalışanı vardır ama onun arkasında geçimini bekleyen bir aile vardır.
Şirketin üretimi vardır ama o üretimin arkasında emeğini ortaya koyan insanlar vardır.
Onun için bugün ihtiyacımız olan yalnızca işletmeleri ayakta tutmak değil; üretimi, istihdamı, emeği ve güveni birlikte koruyan bir ekonomik anlayıştır.
Çünkü güçlü ekonomi, sadece şirketlerin ayakta kaldığı ekonomi değildir.
Çalışanın emeğinin karşılığını zamanında aldığı, işverenin nefes alabildiği, üreticinin önünü görebildiği ve herkesin yarına dair bir plan yapabildiği ekonomidir.
Sonuçta bilanço kâğıt üzerinde hazırlanır.
Ama ekonominin gerçek bilançosu yaşamın kendisidir.
Ve o bilançonun en değerli kalemi de insandır.

