BORÇLANIYORUZ… PEKİ BEDELİNİ KİM ÖDÜYOR?

BORÇLANIYORUZ… PEKİ BEDELİNİ KİM ÖDÜYOR?


Devlet borçlanır. Şirket borçlanır. Vatandaş borçlanır. Peki bu borcun faturası kime çıkar?

Geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Mahfi Eğilmez’in “Türkiye Niçin Dünyanın En Pahalı Borçlanan Ülkelerinden Biri?” başlıklı yazısını okurken benim aklımda kalan soru bu oldu.

Öncelikle şunu ifade etmeliyim:

Ben ekonomist değilim. Mahfi Hoca gibi dünya çapında bir ekonomistin kapsamlı ekonomik analizini değerlendirmek elbette benim haddim değil.

Ben sadece yıllarca bankacılık ve finans sektörünün içinde bulunmuş, yöneticilik yapmış ve iş dünyasında çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren onlarca firmaya / kişiye danışmanlık, mentorlük, eğitmenlik yapmış biri olarak; Üstadımızın ortaya koyduğu rakamların ve tespitlerin günlük hayatmızdaki karşılığını düşünmek istedim.

Mahfi Hoca’nın söz konusu yazısında dikkat çektiği temel noktalardan biri, Türkiye’nin yüksek borçlanma maliyeti.

Yani mesele yalnızca ne kadar borçlandığımız değil, o borcu kaça çevirdiğimiz.

Aslında hepimizin bildiği basit bir gerçek var:

Paranın bir maliyeti vardır.

Borçlanmak tek başına kötü değildir.

Devletler ve şirketler yatırım yapmak, üretimi artırmak ve büyümek için borçlanabilir.

Asıl mesele, borcun neden alındığı ve neye dönüştüğüdür.

Borç üretime, yatırıma, ihracata ve istihdama dönüşüyorsa başka; borcu çevirmek için yeniden borçlanmaya ihtiyaç duyuluyorsa başka bir tablo var demektir.

PEKİ FATURAYI KİM ÖDÜYOR?

Devlet yüksek maliyetle borçlandığında bunun bütçeye bir yükü oluyor tabi.

Bütçe ise bilindiği üzere hepimizin, yani 86 milyon kişinin ortak kaynağıdır.

Onun için yüksek faiz yalnızca devleti değil, özel sektörü ve de her kademedeki vatandaşı da etkiler.

Finansman pahalılaştığında yatırım ertelenebilir, üretim ve istihdam bundan etkilenebilir.

Sonunda rakamların arkasında insanlar vardır:

Esnaf, sanayici, memur, genç, öğrenci, emekli, dar gelirli ve özetle hayatını idame ettirmeye ve geleceğini planlamaya çalışan herkes …

Bu nedenle ekonomiyi sadece faiz, kur ve enflasyon rakamlarından ibaret görmemeliyiz.

FAİZİ DEĞİL, ENFLASYONU YENMEK

Burada önemli bir ayrım var:

Faizi düşürmek ile enflasyonu düşürmek aynı şey değildir.

Enflasyonu kalıcı olarak düşürmeden faizi zorlayarak aşağı çekmeye çalışmak, son olarak da yakın geçmişte yani 2021 Eylül’de olduğu ve halen ülkece ceremesini çektiğimiz üzere, çok ciddi başka ekonomik ve sosyal sorunlara yol açabilme potansiyelini barındırıyor.

Zira, Mahfi Hocam çözümün yalnızca faiz oranlarında aranamayacağını; enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi için başta mali disiplin ve yapısal reformların gerekli olduğunu vurguluyor.

Ben bu noktada bir kelimeyi özellikle önemsiyorum:

Güven.

Çünkü ekonomi sadece matematik değildir.

Ekonomi aynı zamanda güvendir.

İş insanı yarını göremiyorsa yatırım yapmaz/ yapamaz.

Girişimci kuralların değişip değişmeyeceğini bilmiyorsa risk almak istemez.

Vatandaş parasının değerini koruyamıyorsa geleceğini planlamakta zorlanır.

Bu nedenle sürdürülebilir bir ekonomi için hukuk, şeffaflık, öngörülebilirlik ve güvenilir kurumlar en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir.

GELECEĞİ BORÇLANDIRMAMAK

Onun için sadece “Ne kadar borçlandığımız değil,

Bu borçla ne ürettik?” diye sormamız daha da önemli.

Çünkü gerçek ekonomik başarı yalnızca rakamsal olarak büyümek değildir.

Üretilen değerin 86 milyona adil paylaşımıdır.

Çağdaş-teknolojik üretimin / yatırımın artması, istihdamın yaratılması, gençlerin geleceğini başka ülkelerde aramaması, geleceğe güvenle bakabilmesidir …

Mahfi Eğilmez’in yazısından benim çıkardığım en önemli soru hâlâ aynı:

Borçlanıyoruz… Peki bedelini kim ödüyor?

Bugünün borcunu belki bugün ödüyoruz.

Ama yanlış ekonomik tercihlerin bedelini yarının nesillerine bırakmamak bizim sorumluluğumuz.

Çünkü gerçek başarı;

Bugünü borçla kurtarmak değil, geleceği borçlandırmadan bugünü yönetebilmektir.

( Kaynak: Prof. Dr. Mahfi Eğilmez, “Türkiye Niçin Dünyanın En Pahalı Borçlanan Ülkelerinden Biri?”, 18 Ağustos 2026, Kendime Yazılar.)

Google+ WhatsApp