KADINLARIN GÜCÜ EKONOMİNİN GÜCÜDÜR

KADINLARIN GÜCÜ EKONOMİNİN GÜCÜDÜR


Bir ülkenin ekonomik gücünü yalnızca büyüme oranları, ihracat rakamları ya da milli gelir belirlemez. Asıl güç, sahip olduğu insan kaynağını ne ölçüde değerlendirebildiğiyle ilgilidir.

Mesela, Kadınların yarısından fazlasını ekonomik hayatın dışında bırakan bir ülke, potansiyelinin ne kadarını kullanabilir?

Türkiye nüfusunun yarısını kadınlar oluşturuyor. Ancak kadınların ekonomik hayata katılımında hâlâ ciddi bir mesafe var.

TÜİK verilerine göre 2024 yılında kadınların işgücüne katılım oranı %36,8, erkeklerin ise %72 oldu. Kadınlarda yükseköğretim mezunlarının işgücüne katılımı ise %68,7 seviyesine çıkıyor. Yani kadınlara eğitim ve fırsat verildiğinde kadınlar ekonomiye katılıyor.

Öyleyse sorun kadınların çalışmak istememesi değil; çalışma hayatına katılmalarının önündeki engeller.

Çocuk ve yaşlı bakım yükü, kreş imkânlarının yetersizliği, güvenli ulaşım, çalışma koşulları, işe ara veren kadınların yeniden istihdama dönmesindeki güçlükler ve ücret eşitsizliği bunların başında geliyor.

Üstelik kadınların ekonomik bağımsızlığı yalnızca bir sosyal politika meselesi de değildir. Aynı zamanda doğrudan doğruya EKONOMİ politikasıdır.

Çünkü çalışabilen, üreten ve kazandığı gelir üzerinde söz sahibi olan kadın; ailesine, ekonomiye ve topluma daha güçlü katkı sağlar.

Bugün Türkiye’nin önemli sorunlarından biri de kadınların karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmemesidir.

2024 yılında TBMM’deki kadın milletvekili oranı %19,9 iken Avrupa Birliği ülkelerinde bu oran ortalama %33,6 seviyesindeydi.

Yerel yönetimlerde de tablo çok farklı değil: Kadın belediye başkanı oranı %5,6, kadın il belediye başkanı oranı %13,6, kadın ilçe belediye başkanı oranı ise yalnızca %5,1 oldu. Belediye meclis üyelerinde kadınların oranı da %11,8 seviyesinde kaldı.

Bu yalnızca bir temsil meselesi değildir.

Kadınların, kendi hayatlarını doğrudan etkileyen kararların alındığı masalarda ne kadar yer aldığı meselesidir.

İş dünyasında da benzer bir tablo görüyoruz. TÜİK verilerine göre üst ve orta düzey yöneticiler içinde kadınların oranı %20,6 düzeyinde. Ekonominin önemli kararlarının alındığı yönetim kademelerinde kadınların hâlâ sınırlı temsil edilmesi, kullanılmayan önemli bir insan kaynağına işaret ediyor.

Bir başka önemli gösterge ise yoksulluk riski.

2025 verilerine göre kadınların %30,1’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Erkeklerde bu oran %25,6. Bu fark bize kadınların ekonomik bağımsızlığının neden yalnızca bireysel değil, toplumsal bir mesele olduğunu gösteriyor.

 

Fakat kadınların ekonomik hayata katılımından söz ederken güvenlik sorununu görmezden gelemeyiz.

TÜİK’in 2024 Kadına Yönelik Şiddet Araştırması’na göre kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde %28,2’si psikolojik, %18,3’ü ekonomik, %12,8’i fiziksel şiddete maruz kalmış. Son 12 ayda ise kadınların %11,6’sı psikolojik, %3,7’si dijital, %3,2’si ekonomik ve %2,6’sı fiziksel şiddet yaşadığını belirtiyor.

Daha da dikkat çekici olan, son 12 ayda şiddetin en yüksek görüldüğü grubun 15-24 yaş arasındaki genç kadınlar olması. Bu yaş grubunda psikolojik şiddet oranı %15,2, dijital şiddet %7,3 ve ısrarlı takip %5,8.

Ve kadınların %47,7’si yaşadığı son partner şiddetini kimseye anlatmamış.

Kadın cinayetleri konusunda ise sivil toplum kuruluşlarının verileri de son derece düşündürücü. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2025 verilerine göre 294 kadın öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Bu verilerin resmi TÜİK verisi değil, platformun kendi çalışması olduğunu özellikle belirtmek gerekir.

Sorunun boyutu yalnızca Türkiye’ye özgü de değil. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2024 yılında dünyada yaklaşık 50 bin kadın ve kız çocuğu, partnerleri veya aile üyeleri tarafından öldürüldü. Bu, dünyadaki kasıtlı kadın cinayetlerinin yaklaşık %60’ına karşılık geliyor.

Bu rakamlar bize çok önemli bir şey söylüyor:

Kadının ekonomik özgürlüğü ile güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez.

Kadın ekonomik olarak güçlenmeden şiddet karşısında daha kırılgan olabilir. Güvenliğini sağlayamayan kadın çalışma hayatından çekilebilir. Çalışamayan kadın ekonomik bağımsızlığını kaybedebilir.

Yani mesele birbirine bağlıdır.

Eğitim, istihdam, ekonomik bağımsızlık, güvenlik ve siyasal temsil…

Bunların her biri diğerini tamamlıyor.

Türkiye’nin doğurganlık hızının da 2001’de 2,38 iken 2024’te 1,48’e gerilemesi, kadınların ve ailelerin ekonomik ve sosyal koşullarını daha geniş bir çerçevede değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.

O halde artık kadın politikalarını yalnızca

“KADINLARA YÖNELIK POLITIKALAR”

 “Kadınlara olarak görmemeliyiz.

Kadın politikası, EKONOMİ politikasıdır.

Çünkü kadınların eğitimini, emeğini, girişimciliğini, zekâsını ve yeteneğini yeterince kullanamayan bir ülke kendi ekonomik potansiyelinin önemli bir bölümünü kullanamıyor demektir.

Türkiye kadınlarının eğitimini, emeğini, zekâsını ve yeteneğini tam olarak kullanmadan sahip olduğu gerçek potansiyele ulaşabilir mi?

Hayır.

Kadınların ekonomik bağımsızlığını güçlendiren, çalışma hayatına katılımını artıran, çocuk ve bakım yükünü paylaşan, şiddete karşı etkin koruma sağlayan ve karar alma mekanizmalarında daha fazla yer almalarını mümkün kılan politikalar artık bir tercih değil, ülkenin geleceği açısından bir zorunluluktur.

Çünkü;

KADINLARIN GÜCÜ ARTTIKÇA

 Aile güçlenir, ekonomi güçlenir, demokrasi güçlenir,

Ülkenin geleceği güçlenir.

Google+ WhatsApp